İnsanın Yeni Yalnızlık İmtihanı

İnsanın Yeni Yalnızlık İmtihanı
Psk. Bayram Ayaz, İstanbul Fikriyatı adına yalnızlığın güncel karşılıklarını Prof. Dr. Erol Göka’ya sordu.

Teknolojik gelişmeler tarihte hiç görülmemiş bir ivme kazandı. Yapay zeka tasarımlarının insan duygu ve düşleri ile entegre olması harika bir gelişme olarak sunuluyor. İnsan bağımlılık ve hipnotik algının ötesinde ontolojik olarak değişimin eşiğine geldi. Sürekli hızlanan bir tren gibi teknoloji insanlığı tehdit etmeye başladı. Bu tablonun en çarpıcı sonuçlarından biri de: “yalnızlık.” Günümüzde yeni bir yalnızlık türü ile karşı karşıyayız. Fiziksel konfor alanına zihin ve duygu konforu da eklenince yalnız insanın hikâyesi yeni boyutlara ulaştı. Prof. Dr. Erol Göka ile yalnızlığın güncel karşılıklarını konuştuk. Psk. Bayram Ayaz’ın sorularına Göka’nın verdiği cevapları istifadenize sunuyoruz.

Psk. Bayram Ayaz: Modern insan yalnızlıkla büyük sınav veriyor. Günümüzün yalnızlık sorunu hem konfor arayışını hem de mağduriyeti barındıran bir süreç. Konfor alanında yaşama arzusu,  beraberinde birey olarak hayatın zorluklarına katlanmayı getirdi. Bu noktadan bakınca yeni tür bir yalnızlıktan söz edebilir miyiz? İnsan acaba hedonistik bir yalnızlığın ıstırabını mı çekiyor?

Prof. Dr. Erol Göka: Varoluşsal bakımdan insan, aynı anda hem ilişkinin bir parçası olmak hem de ilişkinin dışında kendisiyle olmakla yükümlü. Yani insan tekil olmakla, bir toplumun üyesi olmak; ikisi aynı anda, bir arada yaşanan ana hususiyetler. Mütemadiyen bu ikisi arasında raks ediyor varoluşumuz. Birisi olmadan insanlığımız tamam olmuyor. Yaşantımız sırasında bir tarafımızı bir süreliğine dışarıda bıraksak, bırakmaya hayat bizi zorlasa hemen rahatsız oluyoruz, kesikliği kapatmanın, aradaki boşluğu telafi etmenin yollarını aramaya başlıyoruz. Başkalarını, bir topluluk içinde yaşadığımızı unuttuğumuzda, izole oluyoruz, paylaşılmayan acılarımız artarken tek başına sevinçlerimiz bir anlam ifade etmiyor. Başkalarının, “onlar”ın arasında, topluluk içinde kaybolup gittiğimizde tekil varoluşumuzu unuttuğumuzda, hayat bir gevezeliğe dönüşüyor. Varoluşsal olarak yalnızız; en nihayetinde tek başımızayız ama toplumsallığa birçok bakımdan mecburuz da.

Modern zamanlar, insanlık tarihinin önceki dönemlerinden çok büyük bir kopuş getirdi. Öncelikle farkına varmamız, idrak etmemiz gereken bu. İlk bakışta modernlik, modern bilim ve teknoloji hayatımıza kolaylaştırma, insan ömrünün uzaması, temiz ve hijyenik koşullarda ömür sürme gibi birçok katkı yapmış görünüyor. Yiğidi öldürelim ama hakkını verelim. Evet, bunlar doğru ama geleneksel zamanların âleme, hayata ve insana bakışından böylesine kopmanın yol açtığı büyük zararlarını da görelim. Yalnızlık hissi ve korkusu, elbette her devirde var olan insana has, evrensel bir durumdu. Ama modern zamanlarda bu, en yüksek seviyeye çıktı. Bunun birçok nedeni var ama modernliğin, bizim “teknomedyatik dünya” adını verdiğimiz son döneminde, görünme, beğenilme arzumuzun had safhaya ulaşmasının payının büyük olduğunu özellikle belirtmeliyiz. “Tüketim toplumu” (Jean Baudrillard), “gösteri toplumu” (Guy Debord), adına ne dersek diyelim, günümüzde kendimizi, benliğimizi sadece yakınlarımıza değil tüm herkese sunmak durumundayız. Adeta kendimizin “reklam organizasyonu şirketi” gibi çalışıyoruz. Hakikat artık kendi başına bir değer taşımıyor, gerçeklik var olan değil zihinlere inşa edilen bir “şey” gibi görülüyor. Böylesine yalanların baskısı altında ezilen bir dünyada kendi hakikatinden ve sahihlikten uzak kalan, sadece ve sadece daha çok kişi tarafından beğenilmek isteyen bir insanın daha fazla yalnız hissetmesinden ve bunun için sızlanıp durmasından daha doğal ne olabilir ki…

Kaldı ki, yalnızlığın bu kadar çok altının çizilmesi, insanın kim olduğunun unutulmasının yanı sıra, erdemlerin değer kaybetmesi ve dolayısıyla kalbin ve insaniyetin unutulması da söz konusu. Her şeyi piyasaya çıkaran ve yağmalayan tüketim toplumunun oburluğu ne varsa tükettiği gibi, bilinçdışımızı ve yalnızlık hissimizi satışa sunmakta da gecikmedi…

Psk. Bayram Ayaz: İnsanlar binlerce yıl topluluk olarak yaşadılar. Günümüzde henüz kent hayatına geçemeyen bölgelerde hâlâ topluluk halinde yaşamaktalar. Hatta ilkel yaşam olarak tanımlanan Afrika kabile kültüründe grup dinamiği ile bir üye birçok ihtiyacını karşılamaktadır. Bu bağlamda birey olarak yaşamak modernizmin bir çıkmazı mıdır?

Prof. Dr. Erol Göka: Bakmayın “birey” sözünün yüceltilmesine, insan ilişkisine emek değil çıkar ve bağımlılık penceresinden bakıyoruz günümüzde. Hakikatli dost olmak değil, birilerine yapışarak yürümek istiyoruz. Bir yandan solo yaşam övülüyor ama bir yandan da tek başına kalmak, sessiz olmak adeta “suçlu” derekesine düşmek manasına geliyor, sürekli “herkes”liğe çağrılıp duruyoruz. “Her gün aynı insanların buluşmasına, aynı kokteyllerin içilip aynı konuların konuşulmasına yahut aynı boş lafların edilmesine rağmen bu atlıkarınca gibi ardı arkası kesilmeyen partilerin sürdürülmesi son derece önemlidir… Sessizlik büyük suçtur, sessizlik yalnızlığı anıştırır ve korkutucudur.” derken varoluşçu usta psikolog Rollo May çok haklı!.. Keza “Sürekli aşktan bahsetmek istememizin, bundan hoşnutluk duymamızın altında bile varoluşsal yalnızlıkla yüzleşme korkusu var” diyen, yalnız olabilme becerisinin ruh sağlığı için çok önemli olduğunu vurgulayan psikanalist Julia Kristeva da öyle…

Her neyse, sözü daha fazla uzatmamak için modern zamanlarla birlikte insanın sadece varoluşsal bakımdan değil toplumsal olarak da yalnızlaştığı, yalnızlığa maruz bırakıldığı bunun yanında varlık üzerine kafa yormaktan uzaklaştığı, sığlaştığı ve banalleştiği gerçeğini de aklımızda tutalım. Yalnızlık konusunda konuşurken bu zıt görünümleri, meselenin “herkes”lik boyutunu da hesaba katmak zorunda olduğumuzu, sadece yalnız kalmaya odaklanarak yalnızlık korkusunu anlayamayacağımızı bilelim. Yalnızlık korkusu, hep kalabalıklar içinde, tanıdıklar tarafından sarıp sarmalanma isteği değil mi çoğu zaman? Unutmayalım, “herkes”lik boyutunu hesaba katmazsak, hep edebiyatı yapılan, bağımlılık arzusunu bastırmaya yarayan yalnızlık histerisini, yalnızlık mızmızlanmasını, gerçek yalnızlıktan ayırt edemeyiz.

Psk. Bayram Ayaz: Birlikte yaşamak ego üzerinde doğal olarak bir yük oluşturmaktadır. Günümüzde artan yalnız yaşama güdüsünü, bir anlamda doğal yükten kaçış olarak niteleyebilir miyiz?

Prof. Dr. Erol Göka: Bireylik, birey olmak aynı zamanda kendi isteklerinin, arzularının peşinde koşmakla aynı anda kullanılıyor çoğu zaman. Hatta pek doğru olmayan bir şekilde “narsist” diye niteleniyor günümüz insanı. Ama gidecek başka yolu yok ki, kendine çakılı, mutluluğu arzularının gerçekleşmesi ve bireysel hırsının tatmin olması sanıyor garibim… Toplu yaşamanın sorumluluklarından kaçış olarak nitelenebilir mi, bu durum emin değilim. Çünkü topluluk içinde olmak sadece sorumluluk ve yük değildir aynı zamanda keyif, paylaşmak ve dayanışarak yükü hafifletmektir. Ama modern insanın bunları pek bilmediği daha doğrusu geleneksel dünyanın insanından farklı bir yaşam algısı ve yaşantı içinde olduğu kesin…

Psk. Bayram Ayaz: Teknolojik gelişmeler geçen yüzyılda kas üzerindeki yükü aldı. Dijital teknoloji ise bugün zihnin üzerindeki yükü almayı amaçlıyor. Duyguları regüle etme iddiasındaki bu yeni teknoloji kullanımı insan ontolojisi için bir tehdit olabilir mi?

Prof. Dr. Erol Göka: Fevkalade bir bakış ve bu bakışın ürettiği çok güzel bir soru. Yıllardır aklım tam da bu sözünü ettiğiniz noktalarda. Ben ontolojiden yanayım, teknoloji ontolojiyi ne kadar bozarsa, insaniyetimizin de o kadar dejenere olacağı kanaatindeyim… O yüzden ne yapıp edip ontolojimizi muhafaza eden bir tekniği hayata geçirmek, bugün sorgusuz sualsiz başını alıp giden teknoloji üzerine düşünmek zorundayız.

Psk. Bayram Ayaz: Ertelenen evlilikler ve boşanmaların artmasını, yalnız yaşama konforuna bir dönüş olduğu söylenebilir mi? “Bekarlık sultanlıktır” deyiminin yeni bir versiyonu mu yaşadığımız?

Prof. Dr. Erol Göka: Birçok şey söyleniyor, boşanmaların artması, çocuk yapmanın azalması, evlenmek istenmemesi, solo yaşamın tercih edilmesi konusunda ama ben tam da sizin gibi düşünüyorum. Evliliğin ve ailenin en büyük düşmanı, modern bireycilik ve bencillik…

Psk. Bayram Ayaz: Size göre insanı kendi kozasında yaşamaya iten yeni çağa dair öncelikli sebep nedir? Son olarak yalnızlığa dair düşünceleriniz neler olur?

Prof. Dr. Erol Göka: İnsanın çiğ süt emmesi ve ziyanda olması diyeceğim, güleceksiniz… Ama gerçekten öyle inanıyorum, kendi arzu ve ihtiyaçlarımızla, yaşadığımız toplum arasında, tabiatla teknik arasında bir denge olması gerekiyordu, o denge gözeten ruh halimizi yitirdik.

Varoluşumuzun aynı anda faal olan üç değişik boyutu var. Bu üç boyut ilk anda, bir bütünlük içinde ele vermiyor kendini. Nereden bakarsak o boyutu görüyor, diğer boyutları ihmal ediyor, görmezden geliyoruz. Bunlardan birinci boyuta “etrafımızdaki dünya” diyebiliriz. Kastettiğimiz, çevremizdeki nesnelerin, tabiatın dünyası. Maddi bedenimizden ayrı olarak biyolojik dürtülerimiz, içgüdülerimiz diğer canlılarla ortak olan yanlarımız bu dünyanın içinde yer alıyor. “Etrafımızdaki dünya” yanımız, tamamen tabiat kanunlarına ve doğum-ölüm, uyku-uyanıklık, arzulama-ferahlama gibi döngülere bağlı bir çerçeveyle mukayyet. Bilinç ve irade, buranın katı sınırları içinde pek bir işe yaramıyor. İkinci dünyamızın temelini ise diğer insanlar oluşturduğundan, ona “paylaşılan dünya” desek yeridir. Söz konusu olan insanlar, topluluklar, ilişkiler ve bağlar. Toplumsallığımızı bu yanımızla ifa ediyoruz. Birinci dünyamızdaki fizik ve biyolojinin kanunları kadar katı olmasa da buranın da toplumsal kurallar var. “Etrafımızdaki dünya” gibi kesin ve çerçevesi belirli değil ama buraya da uyum gerekiyor. Karşılıklı farkındalık, tercih, bilinç ve irademizle yürüttüğümüz için “paylaşılan dünya”, tam olarak öyle olmasak bile özgür hissettiğimiz dünyadır. Varoluşumuzun son boyutu, doğrudan doğruya bizimle ilgili olduğundan adına insanın “kendi dünyası” demek yerinde olur. Hani “bir ben vardır benim içimde” denilen, insanın kendi kendisiyle olan temasının varlık alanı burası, iç-dünyamız. Kendimizden: “ben kendim”, “özüm” diye bahsettiğimiz yer…

İnsan, aynı anda bu üç dünyada birden yaşıyor, hayat mücadelesini bu üç kulvarda birden sürdürüyor. Gerçekte asla bunlar farklı kimlikler değil, insanın aynı yer ve zamandaki farklı varoluş boyutları… Bana göre modern zamanlarda insan, varoluşunu bütünlük içinde idrak edememekten ayrı olarak bir de üç farklı boyuttaki varoluşunun her biriyle ilgili ayrı ayrı mahrumiyet halleri yaşıyor. Mahrumiyet çektiğimiz için özlüyoruz. Özlediğimiz için yalnızlık yaşıyoruz. Özümüze dönersek, tabiatla, insanlarla ve kendimizle dost olmayı başarabilirsek yalnızlık hissimiz rehabilite olacak.  

Psk. Bayram Ayaz: İstanbul Fikriyatı adına çok teşekkür ederiz.

Son Videolar

Yükleniyor...
[Not a valid template]