
Muhit Dergisi Söyleşisi: Erol Göka

Erol Hocam, röportajımıza hoş geldiniz. Hayatınızda sizi derinden etkileyen ve dönüp baktığınızda “O an hayatımda kırılma noktası oldu” dediğiniz bir anı paylaşabilir misiniz? Bu anın kişisel ve mesleki gelişiminize etkisi ne oldu?
Çok zor soru. Cevabını bilmediğim için değil anlatmam müşkül olduğu için zor. Ayrıntılı anlatmayayım, iki olay var böyle… Bir tanesi, eğer fark edilseydi, hayatım menfi yönde bambaşka bir çizgi izleyebilirdi dediğim ve bu nedenle içten içe Yaratıcı tarafından korunup gözetildiğime inandığım ateistliğimin son bulduğu 1980’deki olay… İkincisi, Tanrı arayıcılıktan çıkıp bir din arayıcısı olduğum yıllarda, 1984’te Bitlis’te sağlık ocağı tabipliği yaparken, hafta sonu sağlık ocağı kapalı iken mesai gününde orada unuttuğum bir kitabı almaya gittiğimde, sağlık ocağının telefonunun çalması (o zamanları şimdiki zamanlarla karıştırmayın, telefonla ulaşım ya sağlık ocağının aranması ya da postaneden telefon yazdırılması şeklinde mümkündü) açtığımda, karşımdaki kişinin bir süredir İstanbul’a gidince dini konularda sohbet ettiğim bir tıp öğrencisi dostum (haydi söyleyeyim, şimdi meşhur bir hekim Dr. Adem Elbaşı) olmasıydı. O gün, o saatte beni orada bulması imkânsıza yakındı. Tüm bunlar bir tarafa dostumun, “Nasılsın, merak ettim?” demekle yetinmesiydi. O güne kadar kıyasıya tartıştığımız Adem’e ve savunduğu tezlere karşı kalbimin yumuşamasına yetmişti bu tevafuk. Sonra su akıp yolunu bulmuştu.
Kişisel gelişimim için bu olayla fevkalade önemdeydi. Tıp fakültesindeyken psikiyatride uzmanlaşmaya karar vermiş, 4. Sınıfta Freud ve Dostoyevski külliyatını devirmiştim. Sanıyorum psikiyatride her gördüğüne hemen inanmayan, hep derinlerde kalmış diğer dinamikleri de aramaya çalışan yaklaşımımda da bu olayların bariz tesiri oldu.
Kitaplarınızda varoluş, yalnızlık, ölüm, aşk gibi evrensel temaları ele alıyorsunuz. Bu temaları ele alış biçiminizde kendi yaşam deneyimlerinizin etkisi nelerdir?
Baştan aşağı yaşam deneyimlerimle ilgilidir kitaplarımda ele aldığım temalar. Hep hayatın belirleyici olduğuna, imtihan için burada bulunduğumuza inandım; hayatın akışını, olguların bana ne söylediğine bakmaya çalıştım. Mesleğim de zaten bunları yapmamı öngörüyordu ve mütemadiyen hayat hikâyeleri dinliyor, insanların iç dünyalarını anlamaya çalışıyordum. Belki uzun yıllar aldı ama sonunda insanların tarih boyunca, tüm dünyada eninde sonunda aynı varoluşsal planlar için çabaladıklarını, bir kısmının bunu başaramayıp yan yollara saptıklarını, kaderlerine müspet katkı sağlayamadıklarını anladım. Başlangıçta doğulan kültürün ve yetişilen ailenin belirleyici olduğunu sanıyordum ama daha sonra bunların varoluşsal anlam dünyalarından yani maneviyattan sonra geldiğini düşünmeye başladım. Okuduğum teorik ve edebi metinlerin, mesleki yaşantılarımın yönlendirmesiyle kitaplarımda bunları ifade etmeye gayret gösterdim.
Hekim ve yazar olarak çalışmak insan psikolojisini anlamanıza nasıl bir perspektif kazandırdı? Hekimliğinizin yazarlığınıza, yazarlığınızın hekimliğinize katkılarını nasıl açıklarsınız?
Tam da o noktaya gelmiştim. İnsanı, onun bedeninin ve psikolojisinin işleyişini, doğduğu, büyüdüğü çevrede ona verili potansiyellerin nasıl şekillendiğini, ergenlikten itibaren kendisine nasıl bir anlam dünyası kurduğunu sahiden anlamaya çalışmak, işim buydu, hekimlik buydu. Hakkı verilerek yapılan bir hekimlik, bir yazarlıktır zaten. Gördüklerinizi, bulduklarınızı hastanıza, size danışan insana usulünce anlatmaya çalışırsınız. Her hastaya anlatım, bir kitap olmasa da bir hikâyedir. Her hekim, hastasının hikâyesini almak zorundadır ve zaten mesleki jargon da böyledir. Ben her iyi hekimin dille, ilahiyat ve edebiyatla, bir nebzede tarihle ilgili olması gerektiğini savunurum. Benim yazarlığım, mesleğimle, kendi yaşantılarım, entelektüel uğraşlarım arasında gidip gelmelerden ibarettir. Hekim olmayan yazarlar, bu zor işi nasıl başarıyorlar bilmiyorum. Dostoyevski gibi biz ruhiyatçıların da psikoloji öğrendikleri yazarların edebi dehalar olduklarına eminim.
Toplumun resmini iyi çeken isimlerden biri olduğunuzu biliyoruz. Bu bağlamda modernleşme sürecinde Türk toplumunun geleneksel değerleri ve aile yapısı nasıl değişti? Bu değişimlerin ruh sağlığına etkileri nelerdir?
Ah dostum sen yeni bir kitap yazmamı istiyor olmalısın. Bunları Türklerin psikolojisiyle, aile ve aşkla ilgili kitaplarımda uzun uzun anlatmaya çalıştım. En özet ve kısa biçimde şunu söyleyebilirim. Biz Türkler kendi potansiyel ve özgün yapımızı ve değerlerimizi iki kez topyekûn gözden geçirmek zorunda kaldık. Birincisi İslamiyet’le karşılaşmamızdı. Biz İslamiyet’e canımızı, kanımızı verdik, Müslüman diyarlarını koruduk ama İslamiyet de bizim ruhumuza can ve güzellik kattık. Birbirimize çok yakıştık. İkinci topyekûn karşılaşmamız modernlikle oldu. Üç yüz yıldır bu karşılaşmanın üzerimizdeki tesirlerini sindirmeye ya da kusmaya çalışıyoruz; kendine özgü modernleşmenin en uygun yolunu arıyoruz. Ama şunu da belirtmeliyim. Modernlikle karşılaşmamız, İslamiyet’in bayraktarlığını yaptığımız, Türk ve Müslüman’ın aynı manalara geldiği bir zamanda oldu ve maalesef ilk cephe savaşında yenildik, mağlupların tarafında kaldık. Mağlubiyet psikolojisi de her hücremize sindi. Modernlikle karşılaşmamızdan beri hem İslamiyet’in izzetini kurtarmaya, mağlubiyet psikolojisini üzerimizden atmaya da gayret ediyoruz. Bu süreçlerin her biri çok ama çok meşakkatliydi ve halen de sürüyor, aynı süreçlerde yol alıyoruz.
Ruh sağlığınızı korumak için uyguladığınız ve okuyucularımızın da günlük hayatlarına kolayca adapte edebileceği pratik bir ritüeliniz ya da ritüelleriniz var mı?
Ondan kolay ne var: Her fırsatta dua etmek, Allah’ın adını zikretmek ve namaz kılmak… Ve yürümek, elden geldiğince hareket içinde olmak…
Sizi en çok etkileyen 3 Türk edebiyatı eseri yahut 3 yabancı edebiyat eseri hangisi? Bu yazarların ve eserlerinin sizi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?
Şu üç eser diyemem ama size tüm içtenliğimle roman okumanın iç dünyanızı genişletmesini, insanları daha iyi tanımayı istiyorsanız Dostoyevski, Herman Hesse okumanızı öneririm. Maneviyatı kendi kültürümüzden ve tarihimizden iyi anlatan bir roman istiyorsanız Mehmet Selimoviç’in “Derviş ve Ölüm”ünü tavsiye ederim. Millet olarak hangi merhalelerden geçtiğimizin son tanıkları ve dilimizin usta anlatıcıları Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ı kütüphanenizden ve baş ucunuzdan eksik etmeyin derim.
Gassal dizisini izlediğinizi biliyorum. İzleyici olarak bir psikiyatrist gözünden dizi hakkındaki genel düşünceleriniz nelerdir?
“Gassal” dizisini, hayranlıkla, sevinçle seyrettim. Emeği geçenlerin ellerine sağlık, hepimiz adına teşekkür ederim. Elbette eleştirilerim de var ama onlar asla meselenin esasını teşkil etmiyorlar. Niye bu kadar beğendiğimi ve eleştirilerimi, meraklısı YouTube kanalımdan (erolgokatv) dinleyebilir. Ama en özet haliyle toplumumuzun diziye gösterdiği büyük rağbeti, Ahmet Kural’ın fevkalade oyunculuğunu, senaristin ve yönetmenin üstün maharetlerini paranteze alarak, bir süredir toplumumuzun zihinlerini adeta esir almaya çalışan, ülkemizde yaşanan gerçeklikle hayal düzeyinde bile en küçük ilgi kurmamızın mümkün olmadığı dizi adı verilen yapımlardan adeta gına gelmiş olmasına bağladığımı söyleyebilirim. Bu gerçek-dışı, hormonlu dizilerden illallah diyen insanımız, bu hayatta ölüm de var diyen ve gerçekliğe estetik bir ayna tutmaya çalışan “Gassal”a adeta sarıldı. Yok, yok ölüm hakikatini merak ettikleri için değil, (onu milletimizden daha iyi bilen toplum mu var yeryüzünde) basbayağı hayatın kendisini buldukları için dizide…
Mesleki hayatınızda, kişisel hayatınızda ya da yazarlık yolculuğunuzda keşke farklı yapsaydım dediğiniz şeyler var mı? Röportajımıza zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Son olarak okuyucularımıza ve psikoloji alanında kariyer yapmak isteyen gençlere neler söylemek istersiniz?
Yunus’umuzdan bir deyiş söylememe izin verin:
“İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır
Okumaktan murat ne
Kişi Hak’kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir
Dört kitabın ma’nisi
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır
Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Ma’nisi ne demektir
Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir”
Ben kaderimden razıyım. “Keşke” demeyi zul sayarım ama Yunus’umuzun şu sözlerindeki manayı çok daha erken idrak etmeyi dilerdim. Okuyucularımıza okumanın vakti, zamanı olmadığını, her zaman her yerde okumak lazım geldiğini, moda olanın peşine düşmekten ziyade, kişi olarak en beğendikleri insanların neler okuduklarına dikkatlerini vermelerini öneririm. Psikoloji taliplilerine ise niye buna talip oldukları üzerine kafa yormalarını ve sabah akşam “kendini tanı!” mottosunun ne manaya geldiğini düşünmeleri ve kendilerine iyi hayat rehberleri, içlerine sinen meslek ustaları bulmaları gerektiğini söylemek isterim.
Kaynak: Muhit Dergisi/Şubat 2025