Erol Göka Üzerine Samimi Düşünceler – Murat Beyazyüz
Erol Göka Üzerine Samimi Düşünceler
Murat Beyazyüz
Ülke çapında tanınan bir düşünür ve psikiyatr hakkında yazmak başlı başına zordur. O kişi aynı zamanda sizin yetişmenizde pay sahibi olmuş, mesleki gelişiminizde belirleyici rol oynamış, entelektüel serüveniniz üzerinde derin etkiler bırakmış bir hocaysa, iş daha da zorlaşır. İnsan böyle birini anlatırken yalnızca dışarıdan görünen bir portre çizmez; kendi hayatının, zihninin ve meslek terbiyesinin içinde onun bıraktığı izleri de fark eder. Eğer bugün bir ölçüde şekillenmiş, yer yer katılaşmış bir hamursam, bu hamurun bir yerlerinde Erol Hoca’nın parmak izlerini görmek mümkündür. Bu yüzden böyle yazılarda ölçüyü tutturmak kolay iş değildir. Fazla mesafeli olursanız metin kuru bir biyografiye döner. Fazla duygulu olursanız, bu kez o kişi görünmez, sadece sizin minnetiniz, şükran duygunuz, hayranlığınız görünür. Bir başka tehlike de anlatmak istediğiniz kıymetin dışarıdan abartı, methiye ya da kişisel sadakat gösterisi gibi okunabilmesidir.
Ben Erol Göka hakkında yazarken bu tehlikelerin arasında yürüdüğümü hissediyorum. Çünkü onunla ilişkim, dışarıdan bakılıp takdir edilen bir entelektüelle, mesleki bir üstatla olan samimi bir ilişkiden ibaret değil. Psikiyatri eğitimimi onun şef olduğu klinikte aldım. Asistanlığımın ilk günlerinden itibaren onunla giderek derinleşen bir ilişkim oldu. Birlikte makaleler ve kitaplar yazdık. Zor zamanlarımda yanımda oldu. Yazı yazma cesaretimde, düşünce kurma biçimimde ve mesleğimi icra etme tarzımda onun izleri kaldı. Yazımın en başında şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kendimi, tuğlaları arasında onun kardığı harç olan bir bina gibi görüyorum ve bu harcın tuğlalarımı bir arada tutma gücüne inanıyorum.
Birilerinin benden Erol Göka hakkında bir yazı istenmesinden uzun zamandır biraz korkuyordum. Çünkü böyle yazılar çoğu zaman o insan dünyasını değiştirdikten sonra istenir. Öyle olunca da yazıyı yazmak için önce geriye dönüp bakarsınız, bir portre çizersiniz, duygularınızı dile getirir, şükranlarınızı belirtirsiniz ve kişinin hakkını teslim edersiniz, ama o metindeki duygu ve düşünceleri asıl bilmesi gereken kişi artık hayatta değildir. Şimdi ise benim önümde farklı bir imkân var. Onun hakkında içimde taşıdığım duyguları ve düşünceleri, o hayattayken, ölçüyü tutturarak yazıya dökebilme şansı bu. Yani hem benim zihnimdeki ve hayatımdaki yerini hakkıyla anlatmaya, hem de benden bağımsız olarak taşıdığı fikrî ve insani değeri anlatmaya çalışma imkânı. Bu sebeple bu yazıyı bir methiye olarak değil, bir tanıklık anlatısı olarak şekillendirmek istiyorum. Hem bir psikiyatri hocasının ve memleketimizin önemli bir entelektüelinin portresi olsun istiyorum, hem de bir öğrencinin kendi yetişme hikâyesine dönüp baktığında gördüğü zihinsel ve ahlaki siluet ortaya çıksın istiyorum.
Uzaktan Tanınan Bir İsim
Erol Göka adını ilk kez üniversite öğrencisiyken duymuştum. O yıllarda arada bir Türkiye Günlüğü dergisi alırdım. Adını orada görürdüm. Yazılarının bazıları bana ağır gelirdi. Dürüst olmak gerekirse, ilgimi çekerdi ama tam nüfuz edemezdim. Kavram yoğunluğu, soyutlama düzeyi ve meseleleri ele alış biçimi, gençlik merakımı tahrik ettiği kadar yetersizlik duygumu da artırırdı. Daha sonra televizyonda bir program yaptığını gördüm. İnsana, ilişkilere ve gündelik hayatın ruhsal gerilimlerine dair konuşuyordu. Henüz uzaktan tanıdığım bir isimdi. Yazılarının bütün kapılarını açamadığım ama orada ciddi bir zihnin çalıştığını sezinlediğim bir isim.
TUS tercihi yaparken onun Ankara Numune Hastanesi Psikiyatri Kliniği’nde şef olduğunu bilmiyordum. İhtisası kazandıktan sonra hastaneye tanışmaya gittiğimde bunu öğrenmiş ve şaşırmıştım. Bir bakıma, üniversite yıllarımda dergi sayfalarında rastladığım o ağır yazıların sahibinin yanına asistan olarak düşmüştüm. İlk tanıştığımızda beni biraz yokladı. Bu, kaba bir sorgulama değildi. Entelektüel kapasitemi, ilgilerimi, neye nasıl tepki verdiğimi anlamaya çalışan bir bakış sezmiştim. Bana iki kitabını hediye etti. Çeşitli sebeplerle ihtisasa başlamam bu tanışmadan bir iki ay sonra oldu. O arada bana verdiği kitapları okumaya başladım. Felsefeye, sosyolojiye, tarihe ve psikiyatriye aynı anda açılan bir düşünce tarzıyla karşı karşıya olduğumu daha iyi anladım. Yazıları benim için hâlâ ağırdı. Ama artık o ağırlığın gösterişten değil, yoğunluktan kaynaklandığını ayırt edebiliyordum. Soyut düşünme kabiliyetinin gücü ve çok yönlülüğü bende hayranlıktan önce imrenme yaratmıştı.
Doğrusu, ben de o dönemde bütünüyle donanımsız biri değildim. İhtisasa başlamadan önce psikiyatri kitapları okumuştum. Psikanalize ilgim vardı. Lise ve üniversite yıllarım boyunca felsefeye, sosyolojiye, tarihe ve siyaset bilimine merak duymuştum. Ama buna rağmen onun metinleri ve düşünsel genişliği karşısında, insanın kendi ceplerini birden hafif bulduğu, bir şeylerin eksik olduğunu hissettiği anlar olur ya, öyle bir duygu yaşadım. Belki her öğrencinin, gerçek bir hocayla karşılaştığında yaşadığı ilk büyük sarsıntı budur: Bildiğini sandığı şeylerin bir çırpıda yetersizleşmesi…
Sert Bir Adamla Karşılaşmak
İhtisasa başladığımda karşılaştığım Erol Hoca ise zihinsel genişliği kadar sertliğiyle de dikkatimi çekmişti. Kliniğin bir geleneği vardı. Yeni başlayan asistan ilk bir ay hasta almaz, aktif olarak işlere dahil olmaz, sadece gözlemci olurdu. Diğer asistanlarla ve uzmanlarla hasta görür, kliniğin işleyişini öğrenir, teorik olarak belli bir eşiği geçmeye çalışırdı. O alışma günlerimde, sabah vizitlerinde bir eksiklikle karşılaştığında hocanın sert tepkiler verdiğini görürdüm. Hastaya dair bir bilgi eksikse, hasta hakkında araştırma yapılmamışsa, uygulanan tedaviye tam hâkim olunmamışsa, hangi tedavinin neden seçildiği üzerine yeterince düşünülmemişse, hocanın fırçası gecikmezdi. Bu tavır beni ilk zamanlar rahatsız etmişti. Doğal bir eğilimle otorite karşısında, fırça yiyen asistanlarla daha çok empati kuruyordum. İçimden, “ben böyle çalışamam, bir gün hocayla kavga eder giderim” diye geçirdiğimi hatırlıyorum.
Ben tıp fakültesini İstanbul’da, Çapa’da okumuştum. O zamanlar İstanbul’da okuyup da Ankara’da ihtisas yapmak pek rastlanan bir şey değildi. Asistanlığa başladığımda klinikte benden başka İstanbul’da üniversite okumuş kimse de yoktu. Hoca buna biraz takılmıştı. Henüz o ilk bir aylık gözlemci dönemimdeyken kıdemli asistanlara, şakayla karışık bir tonda, “Bu İstanbulluya dikkat edin. Çakal olabilir. Kalkmış İstanbul’dan buraya gelmiş, bir tuhaflık var bunda,” dediğini hatırlıyorum. Bu söz karşısında gülümsemiş, “belki de öyledir,” demiştim. Ne savunma ne inkâr, sadece hafif bir kabulle karşılık vermiştim. Sonradan fark ettim ki o andaki görünmeyen yoklama aslında tek taraflı değildi. O beni merak ediyordu, ben de onun benim hakkımdaki ilk düşüncelerini. Ve belki de o cevapla ona farkında olmadan bir şey söylemiştim. Bana birkaç kez hafif alaylı biçimde “İstanbullu” diye hitap ettiğini de hatırlıyorum. Sonradan bunun sadece takılma değil, bir tür sınama olduğunu düşündüm. Hoca insanı biraz dürterek, biraz yoklayarak tanımayı sever. Bu “İstanbullu” lafı çok sürmedi, bir iki ay içinde “Muratcığım” aşamasına geçtik.
Tanışmamızın ilk aşamalarına dair aklımda kalan anılardan birini burada mutlaka anlatmam lazım: Hoca kelimelere, kelimelerin kökenlerine ve etimolojiye çok meraklıdır. Bu merak onda sadece entelektüel bir süs değildir; kavramları ciddiye alışının, dili bir bilgi meselesi kadar bir dikkat ve nüans meselesi sayışının parçasıdır. O zamanlarda, sık sık asistanlara bir kelimenin nereden geldiğini sorardı. Bir gün “drug-naive hasta”, yani “daha önce hiç ilaç almamış hasta” konusundan bahsederken hepimize birden, “naif mi, nahif mi?” diye sormuştu. Ben de “drug-naive” ifadesindeki “naive” kelimesinin Fransızca kökenli olduğunu, “deneyimsiz ve saf” anlamına geldiğini, Türkçede “naif” biçimine dönüştüğünü; “nahif” kelimesinin ise Arapça kökenli olup “hassas, ince ve kırılgan” anlamları taşıdığını söylemiştim. Gözlerini kocaman açıp “Bravo,” demişti. Herhalde benimle ilgili kanaatinde bir dönüşümün başladığı anlardan biri buydu. Çünkü ondan sonra bana bakışında belirsiz bir şüphe değil, daha dikkatli bir kabul sezmeye başladım.
Aktif çalışmaya başlayınca bir şeyi daha fark ettim: Ben fırça yemiyordum. İşimde titizdim. Çok okur, çok çalışır, hastalar hakkında eksik bir şey bırakmamaya gayret ederdim. Sorulara doğru cevap verdiğim ölçüde, gerekenleri yaptığım sürece hocanın sertliği bana yönelmiyordu. O zaman onun sertliğinin kişisel hırçınlıktan değil, klinik ciddiyetten doğduğunu daha iyi anladım.
Hoca hastalara yaklaşım konusunda çok hassastı. Hastalar onun için “bize emanet” kimselerdi. “Onlar bize emanet,” derdi. Psikiyatriyi sadece tanı koyma ve ilaç yazma işi olarak görmezdi. “Bir hastayı doğru anlayabilmek için, onun hayatının gündelik ritmini, sabahını, akşamını, yalnızlığını, kaygısını, utancını, evini, ilişkilerini hayal edebilmeniz gerekir” derdi. Asistanlara sık sık şunu söylediğini hatırlıyorum: “Bu hastanın yirmi dört saatini gözünüzde canlandırabilmelisiniz.” Bazen daha da ileri giderdi: “Hastalarınız rüyalarınıza girmeli, size dert olmalı.” Bu cümleler, psikiyatrinin teknik kısmını küçümsemeden, ama insanın ruhsal hayatını tekniğe de feda etmeden anlamaya çalışan bir öğretinin parçaları ve ideal bir ekolün prensipleriydi.
Öğrenme heyecanı
Hoca sabah vizitlerinden önce asistan odasında biraz otururdu. Bir iki bardak çay içerdi. Vizit saat tam sekiz buçukta başlardı. Saat geldiyse çayını hızlı hızlı bitirir, “Hadi çocuklar,” der ve kalkardı. O kısa sohbet vaktinde bazen üzerinde çalıştığı bir konudan söz eder, bazen yeni öğrendiği bir bilgiyi heyecanla paylaşırdı. Sık sık gözlerini açarak, “Şunu biliyor musunuz?” derdi. Genellikle ilginç bir bilgi olurdu bu. Ben bazen onun bahsettiği şeylerden az biraz haberdar olurdum. Buna şaşırırdı. Bazen de bahsettiği şeyi bilmediğimiz zaman keyifle konuyu bize anlatırdı. Bence öğretmek Erol Hoca’yı en çok mutlu eden şeylerden biriydi.
Bir gün bana Türk tarihiyle ilgili bir şey sormuştu. “Şunu biliyor musun Murat?” dedi. “Bilmiyorum,” dedim. Güler gibi oldu, hafif istihza ile “Hani her şeyi biliyordun?” dedi. Ben de, “Hocam öyle bir iddiam yok; ama sanki siz de dün akşam öğrenmiş gibisiniz,” dedim. Odada bir anda kahkaha tufanı koptu. Hoca da kahkaha attı: “Evet, yeni öğrendim ve çok heyecanlandım. Sen de hiç altta kalmıyorsun.” dedi.
O gün beni asıl etkileyen, altta kalmamak ya da oradakileri güldürmek değildi. Asıl çarpıcı olan, onun “heyecanlandım” lafıydı. Çünkü ben de yeni bir şey öğrendiğimde heyecanlanırdım ve bunu gençliğime, eksikliğime, yolun başında oluşuma bağlardım. O ağır metinleri yazan, o kadar okumuş ve yazmış adamın, kırk altı yaşında hâlâ yeni bir şey öğrendiğinde heyecanlanması beni etkilemişti. Şimdi bu satırları yazan ben de kırk altı yaşındayım. Ben de yeni bir şey öğrendiğimde yeni bir maden damarı bulmuş gibi heyecanlanıyorum. Belki aramızdaki kuşak farkını en iyi kapatan şeylerden biri de buydu: Bilgiyi tamamlanmış bir mülk gibi değil, canlı bir sefer gibi yaşamak.
Zamanla onunla ilişkim asistan-hoca ilişkisinin sınırlarından öteye geçti. Ben ilgi duyduğum konuları ona sormaya başladım. O bana “Şunu biliyor musun, şu kişiyi duydun mu?” gibi sorular sordu. Ben ona bazen bir mesele açardım; Hoca o mesele üzerine çoktan düşünmüş, hatta yazılar yazmış olurdu. Açık söyleyeyim, bu durum benim biraz sinirimi bozardı. O ise olaya bambaşka yerden bakardı: “Demek ki aynı entelektüel yollardan geçiyoruz. Ne güzel tevafuk,” derdi. Yani “ben giderken onun dönüyor olmasını” bir hiyerarşi malzemesi yapmaz; düşünce akrabalığı işareti olarak okurdu.
Birlikte yazılar yazmaya başlamamız bu döneme rastlar. Çalışma tarzımız şuydu: bir konumuz olurdu, üzerinde biraz konuşur, fikir alışverişi yapar, iskeleti belirlerdik. Sonra ben bir şeyler yazardım, ona gönderirdim. O bazı eklemeler yapar, bazı yerleri düzeltir, yeni başlıklar açar, yeniden bana yollar, ben tekrar yazardım. Yazı ikimiz arasında gidip gelirken büyür, açılır, olgunlaşırdı. Ama ben hep içten içe tereddüt içinde olurdum. Yazdığım şeyi acaba sığ mı bulacak diye düşünürdüm. O ise hep yapıcıydı. Değişmesini istediği yerleri bile teşvik cümleleriyle belirtirdi. Ondan takdir aldıkça şevkim artardı. Sonra ben de kendi başıma yazılar yazmaya başladım; ama uzun yıllar boyunca kendimce önemli gördüğüm entelektüel yazıları ona göstermeden hiçbir yere gönderemedim. O da her yazımı dikkatle okur, bir kanaat bildirirdi. Beni çeşitli mecralara tavsiye ederdi; bugün de etmeyi sürdürür. “Git şurada konuş” derdi; hazırlanıp gider, konuşurdum. İlk kitabımı onun teşvikiyle yazdım. Henüz asistanken, bana o kadar güveniyordu ki TRT’de bir yıl boyunca birlikte radyo programı yaptık. İki saat boyunca karşılıklı konuşuyorduk. Bu güven, genç bir hekim için sadece cesaret verici değildi, aynı zamanda bir meşruiyet duygusunu da besliyordu.
Onun için belki önemsiz, ama benim için önemli bir başka anıyı da aktarmak isterim. Hoca’nın bir kongrede konuşması vardı. Bir işi çıktığı için gidemeyecekti. Beni odasına çağırdı. “Benim yerime sen git konuş,” dedi. Şaşırdım. “Nasıl olur?” dedim. “Konu bu. Sen bu konuda benim ne söyleyeceğimi bilirsin zaten. Git konuş. Ben sana güveniyorum,” dedi. O zaman bunu daha çok gurur okşayan bir jest olarak hissetmiştim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bunun çok bilinçli bir eğitim tavrı olduğunu görüyorum. Kendi yerine beni göndermesi, sadece kendi işini kolaylaştırmak ya da bir zorunluluğu yerine getirmek değildi. Beni kamusal alana çıkarma, kendi gölgesinin gerisinde saklamama, hatta kendi cümlelerini taşıyabilecek bir olgunlukta gördüğünü hissettirme biçimiydi. Öğrencisini yanına bağlayan değil, zamanı geldiğinde onu kendi ayakları üzerinde dikilmek üzere ileriye doğru iten bir hocalık tarzıydı bu. Bunu da her hocanın yapmayacağını herkes bilir.
Amuda Kalkıp Bakmak
Erol Hoca’nın entelektüel tarafında beni en çok etkileyen şeylerden biri, bir meseleye herkesin baktığı yerden bakmaması değil; orayı da görüp, sonra pek çok farklı noktadan dolaşarak, belki çok az kişinin erişebileceği bir perspektife yerleşebilmesidir. Aynı manzarada, aynı olayda, aynı kavramda başkalarının görmediği bir yönü bulur; üstelik bunu zorlama bir tuhaflık olsun diye değil, gerçekten daha doğru bir açı yakaladığı için yapar. Ben bunu kendi zihnimde “amuda kalkıp bakmak” olarak adlandırmıştım o yıllarda.
Bunu nasıl yapıyordu ve hala nasıl yapıyor? Salt çok okumuş olmak, tek başına yetmez. Türkiye’de ve dünyada çok okuyan, çok yazan, fakat bütün bu okumalardan kendine ait bir bakış çıkaramayan pek çok aydın vardır. Erol Hoca’yı farklı kılan, birikimi bir perspektife dönüştürebilmesidir. Bir konunun herkesçe bilinen yanını değil, daha görünmeyen, daha zayıf ışık alan yanını bulur. Bazen kendi kendime, bu meseleye her yerinden baktım, “hoca amuda kalkıp da mı baktı da bu yönünü gördü” derdim. Onunla bir meseleyi konuşmanın keyifli tarafı da budur. Siz konunun pek çok yönünü gördüğünüzü sanırsınız; o, kimsenin kolayca işaret etmediği bir damarı açar.
Bursa’da bir kongredeydik. Otelden çıkıp biraz yürüyelim dedik. Yol kenarında çok yaşlı, anıtsal çınarlar vardı. Üzerlerinde kaç yaşında olduklarını gösteren levhalar bulunuyordu. Ben, “Nasıl yaşamış, nasıl ayakta kalmış bunlar,” dedim. O ise, “Bu ağaç yedi yüz yaşında. Kaç kuşak insan bu ağaca hürmet etmiş. Ben o insanların ağaca verdiği değeri düşünüyorum ve düşünsene, şimdi bunlar, olsun olsun, 15-20 yıldır resmi bir koruma altında. Asırlarca böyle bir koruma da yok. Ağaca saygımız nasıl böyle değişebildi?” dedi. Aynı nesneye bakıyorduk, ama o nesneden ilişkiye, yaşta donup kalmayan, kuşakların ağaca gösterdiği ihtimama giden bir yol açıyordu. Belki onun düşünme tarzını en kısa anlatan sahnelerden biridir bu.
Dostluğun ve siyasetin değeri
Erol Hoca, düşünsel yolculuğunda farklı duraklardan geçmiştir, kiminde az, kiminde çok durmuştur. Bu, pek çok kişinin yaşadığı bir serüvendir. Ama bence önemli olan, Hoca’nın fikir değiştirmiş olması değil, fikir değiştirirken geçmişine hınç duymamış olmasıdır. (Kendisi de yeri geldiğinde, bir zamanlar Marksist çizgide olduğunu söyler.) Hayatının bir döneminde siyasi düşünce yelpazesinin en solunda bulunmuş, ama asla bir uçtan diğer uca savrulup da geçmişte bulunduğu durağa sövüp sayan entelektüellerden olmamıştır. Ben ondan Marksizm’e veya Marksist düşünürlere dair hınçlı, hoyrat, küçültücü sözler duymadım. Tersine, o dünyanın büyük düşünürlerinden çok şey öğrendiğini hep ifade eder. Yanlış bulduğu yanları da gerçek bir özgüvenle, ama ihtiyatı kaybetmeden dile getirir. Bunu seviyorum. Çünkü bu tavır, düşünsel dönüşümünü ahlaken de olgunlaştıran bir tavırdır. Geçmişini aşağılayarak bugünkü yerini sağlamlaştırmaya ihtiyaç duymayan insanlarda görülen türden bir özgüvendir bu.
Onun bu tavrının bende de kişisel bir karşılığı oldu. Ben de ergenliğimden bu yana düşünce serüvenimde pek çok coğrafyada dolaştım. Onun terk ettiği bazı duraklara ben sonradan uğramış olabilirim; onun vardığı bazı durakları ben başka sebeplerle geride bırakmış olabilirim. Bu ayrıntılar önemli değil. Önemli olan şu: O bana, temel bazı prensipleri benimsemiş insanlar arasında, fikir ayrılıkları ne kadar belirgin olursa olsun ortak bir düzlem bulmanın mümkün olduğunu fark ettirmiştir. Hatta bunu bir tartışmamız sırasında bana açıkça söyledi. Anlatayım… İhtisasımı tamamlamış, hocanın yanından ayrılmıştım. Yani artık yuvadan uçmuştum ve başka bir hastanede çalışan bir uzmandım. Hocayla bir akşam yemeğinde buluştuk. Siyasi bir tartışma içine girdik. Ben onu sert biçimde eleştirdim. O ise hep sakin kaldı. Benim gerginliğimi gereksiz buldu. Sonunda şu cümleyi söyledi: “Dostluğumuz siyasi görüşlerimizden daha önemlidir. Siyaset için birbirimizi kıracak değiliz, değil mi Murat?” Sonra konuyu kapattık. Yemeğimizi yedik, güldük, eğlendik. Bu cümlede onun karakterini çok iyi gösteren bir şey var. Fikir ayrılığını değersizleştirmiyor, ama dostluğu onun altında ezdirmiyor.
Mutedil
Erol Hoca’yı pek çok bağlamda tanımlayacak en iyi kelime bence “mutedil”dir. (Bence “ılımlı” kelimesi tam karşılamaz bu kavramı. O nedenle “mutedil” kelimesiyle devam edeceğim.) Bu mutedillik, ilk bakışta üslubunda görünmeyebilir. Özellikle sevdiği, samimi olduğu kişilere karşı bazen sarkastik, bazen sert olabilir. Hatta hafif alaylı konuşuyorsa, çoğu zaman o kişiye nazı geçtiği içindir. Ama fikirlerinde mutedildir. Hiçbir düşüncenin körü körüne savunucusu değildir. Entelektüel anlamda hiçbir düşünceye nefretle yaklaşan biri de olmamıştır. Kendi düşüncelerinde mutedil olduğu gibi, farklı düşüncelere karşı tutumlarında da mutedildir. Bunun somut bir örneğini bir kongrede gördüm. Dinleyicilerden biri hocanın konuşmasına sert bir eleştiri yöneltti. Hoca cevap verirken aşağı yukarı şöyle dedi: “Bu söylediklerinizi ben de düşündüm; acaba böyle olabilir mi diye kafa yordum. Sonra niye öyle olmayacağını da düşündüm. Bana benim vardığım sonuç daha tutarlı geldi. İsterseniz siz de benim söylediklerimi bir düşünün. Sonra yine konuşalım. Ama mutlaka hakikat ikisinin arasında bir yerdedir. En azından siz bir ucunu, ben de bir ucunu tespit etmiş olduk. O zaman doğruyu bu ikisinin arasında arayalım.” Bu cevapta ne kendini küçültme vardı ne de karşı tarafı ezme. Hakikati tek başına sahiplenmeyen bir düşünce ahlakı vardı.
Hocanın ellinci doğum gününde bir akşam yemeğinde birlikteydik. Eşi, kendi hocası ve çok değer verdiği birkaç arkadaşı ve asistanları da oradaydı. Bir konuşma yapması istendi. Pek çok şey söyledi, ama bugün ben şu cümleleri çok iyi hatırlıyorum: “Başkalarını da mutlu edemeyen hazlarıma artık mutluluk dememeyi öğrendim. Gerçek mutluluk başkalarıyla birlikte yaşanabilen deneyimlerden devşirilir.” Bu cümleyi bir ders gibi zihnime yazdım. Çünkü mutedilliğin yalnızca entelektüel bir tutum olmadığını, bir yaşama biçimine de tekabül ettiğini gösteriyordu.
Yaş aldıkça bu ihtiyat ve ölçü onda daha da belirginleşti. Ben onu tanıdığımda kırk altı yaşındaydı. Şimdi altmış yedi yaşında. Yirmi bir yılı geçti. Bu yıllar içinde “bilmiyoruz”, “biliyorum diyenler de bilmiyor”, “belki de hiç bilemeyeceğiz ama çabalıyoruz” gibi cümleleri gittikçe daha fazla kullandığını gördüm. Gençliğinde daha yüksek bir emin olma hissiyle konuşur, daha keskin cümleler kurardı. Şimdi daha ihtiyatlı, daha itidalli. Bu ona karşı saygımı artırıyor. Çünkü çoğu insanda yaş ve tecrübe arttıkça çokbilmişlik artar. Onda ise birikim arttıkça, bilgisinin sınırlarını daha açık kabul eden bir alçakgönüllülük arttı. Güçlü düşüncelerini savunur, ama sonunda insan hakkında ne kadar az şey bildiğimizi de söylemekten çekinmez. Psikiyatriyi, insanı anlamayı, kliniği ve hayatı bu kadar ciddiye alan birinin sonunda vardığı yerin “hayret” olması bence çok anlamlıdır.
Bilgiyi gösteriş için kullanmaması da bu tevazunun başka bir yüzüdür. Anlamayacak kişiye çok bildiğini gösterme derdinde değildir. Ukalalık yapana ise gerektiğinde sert biçimde çok şey bildiğini gösterir; karşısındakini bilgisiyle ve yorum gücüyle ezer. İkisinin arasında kalan tiplere ise çok kendine özgü bir üslupla yaklaşır. Diyelim biri onun çok iyi olduğu bir konuda onunla tartışmaya başladı. Genelde şöyle der: “Bravo, X’in hipotezini çok iyi anlamışsın. Ama Y de bu konuda X’e şu itirazları dile getirir. Z ise olaya şöyle bakar. X, bu bakımdan biraz demode kalmıştır.” Böylece hem konuya ne kadar hâkim olduğunu gösterir hem de bunu bağırarak değil, literatürü birkaç hamlede açarak yapar. Onu entelektüel yapan şey, sadece çok okumuş olması değil; o okumalardan kendine ait bir bakış, bir istikamet, ilişkisel bir tavır ve bir ahlak süzmüş olmasıdır.
Nasıl becerdi, nasıl bir sistem kurdu, tam bilmiyorum; ama gençliğinden beri çok sistemli okuduğunu düşünüyorum. Asıl etkileyici olan, okuduklarını birbirine bağlama ve her okuduğuna eleştirel bakabilme yeteneğidir. Bütün dünyanın doğru kabul ettiği bir fikre, çoğunluğun hayranlık duyduğu bir düşünüre ya da herkesin kapıldığı bir hipoteze eleştirel bakabilir ve ona alternatif ya da onu tamamlayıcı bir düşünce geliştirebilir. Mesela Bauman’ı böyle okuduğunu bizzat gördüm. Bir kitabını okumaya başlamıştı, bana “çok iyi,” demişti. İki gün sonra, “O kadar da iyi değil, bazı eksikleri var,” dedi. Sonra bazı yazılarında, Bauman’ın hakkını teslim ederek, ama eksik gördüğü yanları da vurgulayarak meseleyi işledi. Bu tavır, hem hayranlık duymayı bilen hem de hayranlığın gözünü kör etmesine izin vermeyen bir zihin tavrıdır.
Onun siyaset, tarih ve din karşısındaki tavrında da benzer bir denge vardır. Vatanperverliği hep güçlüydü. Cumhuriyeti her zaman sevdiğini de bilirim. Bu ülkenin insanına karşı müşfik bir sevgisi olduğunu da iyi biliyorum. Bunlar onda hiç değişmedi. Bugün onu muhafazakâr, Müslüman ve demokrat bir çizgide görüyorum, ama bu çizginin hiçbir unsurunu taşkınlığa çevirmediğini, her birini ölçüyle taşıdığını düşünüyorum.
Ülkenin ve milletin geçmişiyle de zihninde barışıktır. Çünkü olayları, kişileri ve davranışları kendi zamanlarının ruhu içinde anlama yeteneği yüksektir. Yüz yıl önce yaşamış bir kişiyle kolayca empati kurup, onun neden öyle davranmış olabileceğine dair ikna edici tahminler yürütebilir. Bu da onu şu noktaya getirir: “Bu ülke için iyi niyetle kim bir fiilde bulunduysa ona şükran duymalıyız. Kötü niyetli olanı ayırırız; ama geçmişe küfreden bir dil kuramayız.”
Erol Göka’nın tarihsel figürlere sövüp saydığını duyamazsınız. Çünkü anlamaya çalışmak, onda yargılamanın önüne geçer.
Dindarlığında da aynı mutedillik vardır. Sonradan dindar olmuş bazı kişilerde görülen nümayişçi taassubu onda görmedim. İnancını gizlemez; ama flama gibi de taşımaz. Din bilgisi çok geniştir. Yalnız İslam’a değil, başka dinlere de vâkıftır. Fakat bu bilgi başkalarını hizaya sokmak için kullanılan bir sermayeye dönüşmez. Her inançtan insanlar onunla rahat biçimde çalışabilir.
Hoca’da içten içe devrimci bir damarının hâlâ hafif bir nabız gibi attığını düşünürüm. Ama o, sloganların, barikatların, şiddetin eşlik ettiği devrimleri istemez. Bunların işe yarayacağına da inanmaz. Pek çok konuda, “Burada bir devrim lazım,” dediğini duydum. Ama onun kastı her zaman zihniyet devrimidir. Yani düşünsel dönüşüm, kavrayış sıçraması, insanın kendini ve toplumu başka türlü anlama cesaretidir kastettiği.
Hoca’nın entelektüel imbiklerden süzdüğü mutedillik ahlakının zamanla kullandığı dilde de kendini gösterdiğini düşünüyorum. Bunun ispatı da zaman içinde daha çok insana ulaşabilecek bir dil geliştirmiş olmasıdır. Gençliğinde yazdığı yazıların okur kitlesi çok dardı. Çünkü çok daha ağır bir üslupla yazıyordu. O yazıları anlamak için iyi bir altyapı gerekirdi. Sonra dili değişti. Daha geniş bir okur kitlesinin anlayabileceği, daha kolay anlaşılan bir dil ve üslup geliştirdi. Bunu şöhret için yaptığını düşünmüyorum. Bence bu kendini aşma çabasının bir parçasıdır. Daha çok insana seslenme, bir kişide bile olsa gerçek bir etki bırakabilme arzusu vardır onda. Kendisinden daha büyük bir anlama, daha geniş bir iyiliğe hizmet etmeye çalışır sanki. Bence mutedil çizgisi de bunu kolaylaştırdı. Siyasi görüşü, onu dinleyen için ikincil hale gelebiliyor; çünkü bilimin içinden, kendi yorumunu katarak söylediği şeyler, siyasi kimlikten bağımsız olarak insanlara temas edebiliyor.
Bütün bu anlattıklarım, onun düşünsel ve mesleki tarafını gösteriyor. Ama bir insanın gerçek ağırlığı yalnız fikirlerinde değil, başka bir insanın zor zamanlarına nasıl yaklaştığında da belli oluyor.
Zor Zamanlar
Hayatımın en zor zamanları asistanlığımın ikinci yılında başladı. Babama kanser tanısı konuldu. Yaklaşık iki yıl boyunca ağır bir hastalık sürecinin belirsizliği ve yıpratıcılığı içinde yaşadık. Ben moral olarak çökkündüm. Sonunda babam öldü. O sırada yirmi sekiz yaşındaydım; babam elli dört yaşındaydı. Bu kayıp beni çok sarstı. Ruhsal olarak zorlandım. Bazen hocaya karşı da sert, sınır zorlayan tavırlarım oldu. Onun hoşgörüsünü en çok o zaman gördüm. Haddimi aştığım zamanlarda bile beni tümüyle yargılayıp dışlamadı. Tekrar normal düzende çalışmam, üretmem için benimle yakından ilgilendi. Bana, yapacak çok işim olduğunu, daha keyif alacağım çok şey bulunduğunu yeniden gösterdi. Babam konusunda elimden geleni yaptığıma beni ikna etti. Kayıpla baş etmeyi doğrudan öğretmedi belki, ama babamla zihinsel ilişkimi daha doğru biçimde düzenlememe yardım etti.
Babamın yerine geçmedi. Bence önemli olan da buydu. Bazen insanın zor zamanlarında yanında duran biri, iyi niyetle de olsa boşluğu doldurmaya kalkar ve bu boğucu olabilir. Hoca öyle yapmadı. “Babavarî” diyebileceğim şeyler yaptı; ama benim özerkliğime de saygı gösterdi. Benden yirmi bir yaş büyüktü. Bazen beni, geç dünyaya gelmiş bir kardeş veya evlat gibi sevdiğini hissetmişimdir. Ama bu sevginin içinde boğan bir sahiplenme yoktu. Tersine, mesleki ve entelektüel anlamda kendime güvenimi kurmamda büyük rol oynadı. O zor günlerden birinde, “Bu hafta bir gün akşam yemeği yiyelim,” dedi. Gittik. Yemekler geldi. Bir süre sıradan şeyler konuştuk. Sonra bir suskunluk oldu: “Konuş, ben dinlemek istiyorum seni. Anlat bakalım ne oluyor” dedi. Ben konuştum, o dinledi. Akıl vermedi. Bir şeye yönlendirmedi. Sadece orada oturdu ve dinledi. O gece bana verdiği şey, bir çözüm değil, gerçek bir muhataptı. Zor zamanlarda bunun ne kadar nadir bulunan bir şey olduğunu o zaman daha iyi anladım.
Bizim Murat
Yıllar geçti. Ben Tekirdağ’a yerleştim, o hâlâ Ankara’da. Uzak şehirlerdeyiz; ama her zaman birbirimizden haberdarız. Benim bir derdim olduğunu duyarsa arar. Bazen başkasından duyduysa sitem eder: “Neden senden duymadım?” der. Hâlâ zaman zaman birlikte yazı şekillendirdiğimiz olur. En son birkaç yıl önce yine ortak bir metin üzerinde çalıştık. Hâlâ beni bazı yerlere tavsiye eder. Bazen bir telefon gelir: “Erol Göka sizi söyledi; bize yazı yazar mısınız?” ya da “Bir seminer verir misiniz?” derler. Yazdığım metinleri okur. Geri bildirimde bulunur. Kendi sosyal medya hesaplarında paylaşır. Paylaşırken, “Bizim Murat şu konuda yazmış,” ya da “Bizim Murat Hoca şu konuda yazmış,” der. O “bizim” lafını gördüğümde içim ısınır. Gerçi hocanın pek çok kişiden böyle söz ettiğini görürüm. Hatta bazen bu kelimeyi biraz fazla cömert kullandığını düşünürüm. İçimden, “keşke o kadar sık söylemese”, derim. Belki de diğer “bizim” dediklerini kıskanıyorumdur. Çünkü bazı kelimeler, onları işiten için sadece bir laf değildir; bir kabul, bir yakınlık ve gizli bir ayrıcalık duygusu taşır.
Bu lafın benim için neden bu kadar önemli olduğunu belki Yunus Emre ile Taptuk Emre arasında geçtiği rivayet edilen bir kıssa daha iyi gösterebilir. Dergâha düzgün odun taşımak için sürekli çabalayan Yunus dergâhın kapısında yorgunluktan bayılmıştır. Taptuk Emre, “Kimdir bu?” diye sorar. “Yunus,” derler. O sırada Yunus uyanır. Taptuk Emre, “Bizim Yunus mu?” diye sorar. Yunus bunu duyunca sevincinden tekrar bayılır. Elbette biz bir tasavvuf hikâyesinin içinde yaşamıyoruz. Erol Hoca bir mürşit, ben de bir mürit değilim. Dahası ben sürekli düzgün odun taşıyan biri de değilim. Ama “bizim” sözünün ağırlığını bu kıssa kadar güzel anlatan başka bir hikâye bilmiyorum. Bu, sıradan bir sahiplenme değildir. Güven de vardır içinde, şefkat de, ortak bir hikâye de, bir mektebe aidiyet de. Ben “bizim Murat” sözünde, beni küçülten değil; yazdığıma, düşündüğüme, söylediklerime güvenen bir kabul hissediyorum.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Erol Hoca’nın bendeki mirasını tek kelimeye indirmek zor. Ama galiba en doğrusu şunu söylemek: Bende adeta en iyi fotoğrafı çekmeye çalışan bir fotoğrafçı gibi perspektif arama merakı bıraktı. Görünenin ardındaki görünmeyeni uçuklaşmadan tahmin etme çabası bıraktı. İlk bakışta apaçık gibi duran şeyin arkasında hangi ilişki, hangi utanç, hangi korku, hangi tarih, hangi kör nokta olabilir sorusunu sorma alışkanlığı bıraktı. Psikiyatride de, yazıda da, tarihe bakarken de, insan ilişkilerini yorumlarken de bu alışkanlık çok kıymetlidir. İnsan ilk gördüğüne teslim olmaz; ama görünmeyeni ararken de aklını kaybetmez. Ölçüyü muhafaza eder.
Erol Göka’yı bugün böyle görüyorum: sadece geniş bir birikimi olan bir hekim-yazar olarak değil, o birikimden istikamet çıkarabilen bir zihin olarak. Sadece sert bir klinik şefi olarak değil, hastayı emanet sayan, öğrencisini yüksek standartla terbiye eden bir hoca olarak. Sadece farklı duraklardan geçmiş bir düşünür olarak değil, dönüşümünü hınç üretmeden taşıyabilen, dostluğu siyasetin üstüne koyabilen, hakikati tekeline almayan mutedil bir entelektüel olarak. Sadece zor zamanlarımda yanımda olan biri olarak değil, boşluğu doldurmaya kalkmadan, o boşluğun içinde bana tutunacak bir yer açan bir büyük olarak.
Yazının başında, onun hakkında yazmaktan biraz korktuğumu söylemiştim. Şimdi dönüp bakınca şunu görüyorum: Bu korku bütünüyle yersiz değilmiş, ama aşılmaz da değilmiş. Çünkü bazı insanlar hakkında yazmak onları küçültmez. Tam tersine, sizin hayatınızdaki yerlerini daha dürüst biçimde adlandırmanıza yardım eder.
Belki insan hocası hakkında en doğru yazıyı, onu taklit ederek değil, ondan aldığı bakış terbiyesini kendi cümlelerinde sürdürerek yazabilir. Benim yapmaya çalıştığım şey de biraz budur.
Bu yazıyı burada tamamlıyorum. Söyleyecek, anlatacak daha çok şey var elbette; ama okuyanı da düşünmek lazım. Yine de içimde küçük, sıcak bir tereddüt dolaşıyor: Acaba dergiye göndermeden önce yazıyı hocaya bir göstersem mi? Bu kötü bir tereddüt değil. İstediğimde fikrini almak için bir yazımı gönderebileceğim hocamın hâlâ orada, bir yerde durduğunu bilmek içimi ferahlatan bir duygu.
Dünyada böyle insanların var olması diğer insanlara da umut ve cesaret verir. Bana hep verdi; hâlâ da veriyor.