MUHİT DERGİSİ RÖPORTAJI
- Bugünün insanı bilgiye hiç olmadığı kadar yakın; ama sanki hakikate, anlama ve iç huzura bir o kadar uzak. Sizce çağımızın ruhsal krizi nerede başlıyor?
“Modernlik bilginin peşinden giderken (epistemoloji) âlemin, hayatın ve insanın temel yapısını (ontoloji) unuttu. Birçok bilgi biriktirdi, onları teknolojiye döktü, hayatı öylesine karmaşıklaştırdı ki, bilgeliği imkânsız hale getirdi.” Bu ifade yıllardır X sayfamda (@erolgoka) hiç değişmeden duruyor Gökhan kardeşim. Ne zaman değiştirmeye yeltensem elim gitmiyor; “Yok yok kalsın zira günümüz hala en iyi ifade eden şey, bu cümleler” diyorum.
Batı’da modern zamanlarla birlikte insanın zihinsel etkinlikleri ayrıştı, parçalara ayrıldı ve birbirlerinden özerk bir konum kazandılar. Oysa geleneksel dünyada hepsi mitolojik ve dini olana bağlı olarak, daha doğrusu onların oluşturduğu çerçevenin içinde bir arada bir işleyiş gösteriyorlardı.
Bilimsel devrimler modern zamanlarda oldu; felsefi ve teorik, bilgi bu zamanda üst üste yığıldı; ideolojik ve siyasi akımlar, modern devirde serpilip geliştiler. Modernlik, bilgiyi hem iş bölümüyle incelterek hem alabildiğine genleştirerek hakikate ulaşılacağı inancına dayanıyordu. Bu tür bir bilginin peşinden giderken âlemin, hayatın ve insanın temel yapısını yani ontolojiyi unuttu. Her alanda birçok bilgi biriktirdi, onları teknolojiye döktü, hayatın içine kattı. Teknolojinin sürati, insanı ve hayatı taklit yeteneği sayesinde insanın tabiata ve kültürlere esaretinin biteceğini, tükenmek bilmeyen haz dolu bir yaşantının ve dünyevi mutluluğun mümkün olacağına inandı, çağdaşlarını buna inandırdı. Sonuçta her şeyi öylesine karmaşık ve karmakarışık bir hale getirdi ki, bilgelik imkânsızlaştı…
Çok haklısın, modernlik insanlığın önceki devirlerine oranla bilgiyi veri olarak istifleme konusunda o kadar çok yetkin hale geldi ki, bugün yapay zekânın insan zekâsından üstünlüğünü rahatlıkla kabul edecek bir noktadayız. Zaten önümüzdeki birkaç yılda süper yapay zekâ alanında ortaya çıkacak gelişmeler, aklımızın havsalamızın almayacağı kadar bizi şaşırtabilir. Ama ne ki tüm değişiklikler ve gelişmeler sadece veri olarak, görünür ve hesap edilebilir matematiksel algoritmalar alanında oluyor. İç-dünyamızda ne olup bittiğinden, insanın benlik, bilinç ve irade konularında diğer canlılardan nitelik bakımından farkının ne olduğundan henüz haberdar değiliz. Hatta sana bir şey söyleyeyim, verisel bilgimiz arttıkça insanı diğer canlılardan mükerrem kılan farkını idrak etme ihtimalimiz azalıyor. Bu devasa verisel bilgi yığılımına rağmen insanı ve ruhsallığı açıklamadaki beceriksizliğimizi örtbas etmek için çareyi aslında insan benliğinin ve iradesinin olmadığı, bilinç sandığımız şeyi bir yanılsama olduğu gibi tezlerde konaklamakta buluyoruz. Psikolojik bilimler bir türlü kapsayamadığı ruhsallığın en güvenilir izahları olarak Hindu ve Budist metinlere, tekniklere dayanıp nefes almaya çalışıyor.
Ama olmuyor giderek daha da nefessiz kalıyoruz. Hayat giderek daha çok anlamsızlaşıyor, anlamsızlık, her geçen gün zulüm ve vahşetin daha da artmasına sebep oluyor. İnsan hakları çağından hızla, bir çığ gibi yeni barbarlık ve soykırım çağına yuvarlanıyoruz. Teknolojiyle dünyamızı öylesine tanınmaz hale getirdik ki, artık ontolojiyi göremez, varlığın ne oluğunu anlayamaz hale geldik. Kendi ellerimizle kendimizi sunilik ve sanallığın bataklığına attık; battıkça batıyoruz.
- Psikiyatri çoğu zaman tanılar, belirtiler ve biyolojik açıklamalar üzerinden konuşuyor. Oysa siz, insan hikâyesini ve anlam arayışını da merkeze alan bir çizgiyi temsil ediyorsunuz. İnsanı yalnızca tıbbi bir vakaya indirgemek, onun en önemli tarafını gözden kaçırmak değil mi?
Evet; ben hala insanın mükerremliğine ve bu yüzden emanetin insana verildiğine, insan kardeşlerimize, canlılara, tabiata ve tüm âleme göz kulak olma misyonumuz olduğuna, bunu da ancak kutsalı merkezine koyan bir anlam ağı sayesinde başaracağımıza inanan taraftayım. Mesleğimize ve psikolojik bilimlere bu gözle bakmaya, bizden yardım isteyen insan kardeşlerimizi bu bakışla ele almaya gayret ediyorum. Maalesef modern tıbbın ve daha acıklısı modern psikiyatrinin bugününe biyolojik paradigma egemen. İnsanın normal davranışının ve anormal davranışının (psikopatolojinin) kökenleri beden biyolojisinde ve nörokimyasal yapıda aranıyor; işin tuhafı henüz bulunduğuna olmasa bile, eninde sonunda bulunacağına kesinkes inanılıyor.
Şüphesiz psikiyatrideki biyolojik paradigmanın sosyal ve psikodinamik paradigmalara üstünlük sağlayan devrimci atılımı yapmasında ve sürdürmesinde onun birçok parlak başarısının rolü var. Biyolojik psikiyatrinin özellikle genetik, beyin görüntüleme (nöroimaging) ve psikofarmakoloji alanındaki parlak başarılarını reddetmek mümkün değil. Fakat bu başarılar, biyolojik, psikiyatrinin insan davranışının ve psikopatolojinin kökenlerini bulmak ve kanıtlamak şeklindeki ana tematiğini doğrulayıcı bir niteliğe nedense kavuşamıyor; bence bu gidişle asla kavuşamayacak. Biyolojik psikiyatrinin böyle bir hedefe daha en başından yöntemsel sorunlar nedeniyle asla varamayacağı şeklindeki eleştiriler çok doğru.
Biyolojik psikiyatrinin sınırlarını ve sınırlamalarını görebileceğimiz asıl yer, klinik uygulamalar. Klinik uygulamalar, psikiyatrinin saf bir pozitif bilim olarak var olamayacağını açıkça gösteren, insanın toplumsal ve tarihsel varlık olmasından kaynaklanan pratiğin dayatmalarıyla dolu. Elbette insanın toplumsal ve tarihsel bir varlık olmasından kaynaklanan pratik dayatmalar, tüm bir tıbbı da saf pozitif bilim olmaktan alıkoyan zorunluluklardır. Bu zorunlulukları, insan ruhsallığının uçsuz bucaksızlığını, insanın en büyük meziyetinin simgesel dili aracılığıyla anlam üretme kabiliyeti olduğunu görmek, “tıp aynı zamanda sanattır; moral boyutları olan mesleki bir uygulamadır” gibi ezberlerle bakışımızdaki sakatlıkları ıskalamamak mecburiyetindeyiz.
- Modern insanın en büyük yorgunluğu sizce bedensel değil de varoluşsal bir yorgunluk mu? İnsan neden bugün kendisini bu kadar sık “anlamsız”, “dağılmış” ve “yerinden edilmiş” hissediyor?
Gökhan kardeşim, ben modern zamanlarla ilgili olumlu ve olumsuz yanları konusunda değerlendirmeler yaparken modern Batı’dan sadır olmuş ve bize yakın duran, örnek alabileceğimiz en önemli iki akımın çevrecilik ve varoluşçuluk olduğu kanaatindeyim. Modernliğin içinde yaşayan, bizzat onu hisseden insanlardan bazıları bu gidişin iyi bir yere doğru olmadığını görüyor ve itiraz ediyorlar. Çevreciler, özellikle ekolojistler, teknolojiyi böyle hiçbir dini ve felsefi denetimden geçirmeden sözüm ona bilimin ve aklın başarısına sığınarak pervasızca hayatımıza sokmanın geri-dönüşsüz tehlikelerine işaret ederken özellikle inançlı varoluşçu batılı düşünürler, insanın fanilik bilincini yitirdikçe ve özgürlük, haz ve hızla bir tutuldukça, anlamsızlık ve yalnızlık çukuruna doğru yuvarlandığını görüyorlar. Mutlaka onlara kulak vermemiz, onlardan öğrenmemiz ama aynı zamanda onlara “Bakın! Şunları terk ettiğiniz için bunlar başınıza geldi, şimdi de dünyayı, insanlığı bir yıkıma adeta kıyamete doğru sürüklüyorsunuz” dememiz lazım. Onlara daha diyecek başka çok sözümüz daha var. Mesela “modernlik insan ve akıl merkezli sanılıyordu ama tam tersine insana da ahlakın, estetiğin ve hakikat arayışının kaynağı kalbi akla da karşıdır. O yüzden suniliği ve sanallığı baş tacı etti; insanın ve tabiatın ontolojisini tahrip etmeye girişti” diyeceğiz.
- Bir yanda sürekli genç, güçlü, üretken ve mutlu görünme baskısı; öte yanda ölüm, kayıp ve fanilik gerçeği var. Sizce çağımız, ölümü inkâr ederek mi yaşamaya çalışıyor?
Bana “Biz modernlerin alameti farikası, ilk bakışta hemen kendini gösteriveren özellikleri nedir?” diye sorsanız cevap şıklarım arasında “ölümün inkarı” ilk sıralarda yer alır. Teknoloji de tıp da bu temel motivasyonla işliyor; fanilik bilincini mütemadiyen dinamitliyor. Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıp çabalamak elbette iyidir ama kesinlikle ölmeyeceğim diye düşünmek felakettir. Böyle bir düşünce girdabına kapılmış bir insandan her türlü melanet beklenebilir. Zira bizi insan kılan, erdemlerin ve iyilik merkezli anlamlı bir hayatın temeli fanilik bilincidir. Fanilik bilincimiz olması ölçüsünde dünya hayatının imtihan olduğunu anlar, kötülüklerden sakınır, iyiliği çoğaltmaya çalışırız. İşin en ilginç yanı, fanilik bilinci mutluluğun, her iki cihan saadetinin de kaynağında yer alır. Mutluluk, biz modernlerin sandığımız gibi haz ve keyif de değil erdemli bir hayat sürmededir. Yapılan iyiliklerden neşet eden haz, depolarca keyif verici (ki keyif verici madde lafı da doğru değildir; uyuşturucu demek daha uygun) maddeye bedene, beyne zerk etmekten daha hoştur ve her yere hoşnutluk getirir.
- Ölüm düşüncesi insanı sadece korkutan bir gerçek midir, yoksa onu daha sahici, daha dikkatli ve daha derin yaşamaya çağıran bir tarafı da var mıdır?
Şüphesiz öyle ama ne var ki, fanilik bilincinden giderek uzaklaşıyoruz. Eskiler için ölüm büyük bir öğretmen idi ama biz modernler, ölümü çare bulunabilecek basit bir hastalık gibi görmeye giderek alışıyoruz. İnsan zaten içten içe kendisini ölümsüz sanmaya yatkın bir varlık, modernliğin dünya hayatını esas alan, onu tek bir hayat biçimi olarak gören, gününü gün etmeye ayarlı bakış açısı da bu meyyaliyetimizi besliyor. Kendimizi iyiden iyiye ölmeyecek, biz yaşarken ölüme çare bulunacak sanıyoruz. Bu söylediklerimi hafife alma, çoğumuzun dile getiremediği bu hisleri Elias Canetti gibi büyük edebiyatçılar söyleyiveriyor. Körleşme’nin efsane yazarı bile, ölümün onu çağırdığı yere dönüp bakmadı, ölümün fısıltısını duymadı, ölüme karşı savaşıyorum diye Donkişotvari bir ölümle öldü gitti…
- Depresyonu yalnızca klinik bir tablo olarak değil, insanın dünya ile ilişkisindeki bir kırılma olarak da okumak mümkün mü? Bugün artan umutsuzluğu biraz da çağın ruhuyla birlikte düşünmek gerekir mi?
Şüphesiz öyle… Dünya hayatını sorgulayan insanlara en çok yakışan hüzündür. Kimileri özellikle acemi klinisyenlere bu hüzün depresyon olarak gelebilir ama değildir tam tersine yenidünyaya kapıyı aralayacak olan, hüznün arakasındaki sorgulayıcı, eleştirel bilinçtir. Ama ne ki, bu bilince mutlaka umudun da yoldaşlık etmesi gerekir. İnsanın endişe ve umut arasındaki ontolojik konumu iyi idrak etmek çok önemlidir. Berbat bir dünyada yaşıyorsak bu bizim umutsuzluğa kapılmamıza değil daha çok değiştirme azmine ve umuda neden olmalıdır. İyiliğin ve iyilerin, eninde sonunda kötülüğü ve kötülere yeneceğine inanmalıyız. Yapılması gereken budur ama haklısın; çağın ruhu, sürekli haz dolu bir yaşam vaadi reklamlarda pompalanıp durmasına rağmen insani olan sağlam bir biçimde idrak edilemediği ve giderek dünyadan çekildiği için endişe de umutsuzluk da artıyor. Çağın ruhunu asıl onlar temsil ediyor. Önceleri haz dolu yaşam pompalamalarına “insan hakları çağı”, “özgürlük ve eşitlik” gibi nidalar, bir nebze olsun meşruiyet kazandırabiliyordu. Gazze soykırımından sonra tüm bunların da kocaman yalanlar olduğu berrak bir biçimde ortaya çıktı. Artık tüm göstergeler ve işaretler, yeni bir barbarlık çağında olduğumuzu ispat ediyor. “Gücü gücü yetene hâkim olur, yok eder” anlayışı, seçilmişlik hezeyanından fışkıran saçmalıklar, fanatizm yükseldikçe endişe ve umutsuzluk artıyor. Bu gidişatı, mutlaka durdurmak, insanlığın infilakını önlemek zorundayız.
- İnsan artık kalabalıklar içinde yaşıyor ama derin bağlar kurmakta zorlanıyor. Sizce günümüz yalnızlığı, geçmiş dönemlerin yalnızlığından daha farklı, daha sessiz ve daha ağır bir yalnızlık mı?
Yalnızlık hissi ve korkusu, elbette her devirde var olan insana has, evrensel bir durumdu. Ama modern zamanlarda bu, en yüksek seviyeye çıktı. Bunun birçok nedeni var ama modernliğin, bizim “teknomedyatik dünya” adını verdiğimiz son döneminde, görünme, beğenilme arzumuzun had safhaya ulaşmasının payının büyük olduğunu özellikle belirtmeliyiz. “Tüketim toplumu”, “gösteri toplumu”, adına ne dersek diyelim, günümüzde kendimizi, benliğimizi sadece yakınlarımıza değil tüm herkese hem de planlı programlı biçimde sunmak durumundayız. Adeta kendimizin “reklam organizasyonu şirketi” gibi çalışıyoruz. Hakikat artık kendi başına bir değer taşımıyor, gerçeklik var olan değil zihinlere inşa edilen bir “şey” gibi görülüyor. Böylesine yalanların baskısı altında ezilen bir dünyada kendi hakikatinden ve sahihlikten uzak kalan, sadece ve sadece daha çok kişi tarafından beğenilmek isteyen bir insanın daha fazla yalnız hissetmesinden ve bunun için sızlanıp durmasından daha doğal ne olabilir ki…
Bakmayın “birey” sözünün yüceltilmesine, insan ilişkisine emek değil çıkar ve bağımlılık penceresinden bakıyoruz günümüzde. Hakikatli dost olmak değil, birilerine yapışarak yürümek istiyoruz. Bir yandan solo yaşam övülüyor ama bir yandan da tek başına kalmak, sessiz olmak adeta “suçlu” derekesine düşmek manasına geliyor, sürekli “herkes”liğe çağrılıp duruyoruz. “Her gün aynı insanların buluşmasına, aynı kokteyllerin içilip aynı konuların konuşulmasına yahut aynı boş lafların edilmesine rağmen bu atlıkarınca gibi ardı arkası kesilmeyen partilerin sürdürülmesi son derece önemlidir. Yalnızlık konusunda konuşurken bu zıt görünümleri, meselenin “herkes”lik boyutunu da hesaba katmak zorundayız, sadece yalnız kalmaya odaklanarak yalnızlık korkusunu anlayamayız; hep edebiyatı yapılan, bağımlılık arzusunu bastırmaya yarayan yalnızlık histerisini, yalnızlık mızmızlanmasını, gerçek yalnızlıktan ayırt edemeyiz. Yalnızlık korkusu, hep kalabalıklar içinde, tanıdıklar tarafından sarıp sarmalanma isteği değil mi çoğu zaman?
Kısacası modern zamanlarla birlikte insan sadece varoluşsal bakımdan değil toplumsal olarak da yalnızlaşıyor; kendisi ve varlık üzerine kafa yormaktan uzaklaştığı ölçüde sığlaşıp banalleşiyor.
- İlişkilerde yaşanan sorunlarda çoğu zaman herkes karşısındakini “zor”, “toksik” ya da “problemli” ilan ediyor. Oysa sizin çalışmalarınız, kişiliği anlamanın aynı zamanda kendine bakmak olduğunu da düşündürüyor. İnsan neden kendi payını görmekte bu kadar zorlanıyor?
Kardeş, hep insanın mükerremliğini vurguladım, vurgulayacağım ama eğer bu mükerremlik dünya hayatından ifa edilemezse, kendini açığa çıkaramazsa aynı ölçüde aksi bir hale sürükleneceğimiz de apaçıktır. Ki insanın ontolojisinde maalesef bu sürüklenmeye yatkınlık, kan dökücülük, zalimlik, fitne fesat, zarar ziyan için uğraşmak da vardır. Doğrudur, insanın mükerrem varoluşu, fevkalade hoş ve güzel insan ve tabiat ilişkilerinin yanı sıra muazzam bir adil dünya kurabilme potansiyelini bize verir ama bunu yapamadığımız ölçüde tam tersi gündeme gelir. İnsanın potansiyel kötülüklerini başka hiçbir canlı da göremezsiniz. İnsan ve hafızası nisyan ile de maluldür. Nisyan, kendi özünü görmezden gelmekle başlar, kendini kandırmak ve zulmünü kendinin bile görmeyeceği şekilde örtmekle, ne yaparsa yapsın kendisini haklı görmekle devam eder. Kendini hep haklı görüyorsan kardeş, bu aynı zamanda karşındakini hep haksız görüyorsun demektir ve feci bir insanlık halidir.
İnsanı mükerrem kılan hususlar üzerine konuşurken sürekli aklını vurgulayan bir alışkanlığımız var. Bence ya bundan vazgeçmeli ya da içeriğini biraz değiştirmeliyiz. Bizden hep akletmemizin istendiğini en açık hakikatlerdendir ama aklın sürekli olarak kalp ile birlikte anıldığına da dikkatinizi çekmek isterim. Akleden kalp bize, nereden gelip nereden geldiğimizi düşünmeyi; suçu başkalarına atmayı değil de kendi hatalarımıza odaklanmayı emreder durur. Elbette insan kişilik sahibidir ama kendini hep haklı görenler, kalplerini bu marazdan kurtaramazlarsa kişilik bozukluğuna sahip olurlar. Senin sorun da kişilik bozukluğu sahasında at koşturanlarla ilgili biraz. Söyle onlara çıksınlar oradan, insan yakışmayan yerlerden!…
- Çağımızda narsisizm artık sadece bireysel bir mesele değil, adeta kültürel bir iklim gibi. Sizce görünür olma arzusu, beğenilme ihtiyacı ve kendini sürekli sergileme hali insan ruhunu nasıl dönüştürüyor?
Gökhancığım, ilk sana söyleyeyim, “narsisizm” başlığı altında birçok farklı tabloyu, hatta çoğu sağlıklı insanlarda görülen kendinden hoşnutluk ve öz-güveni aynı çuvala dolduruyoruz. Bu tavrımız özellikle genç psikolojik bilimler mensuplarında çok fazla yanlış anlamaya, hatalı tutuma neden oluyor. Bence artık ya bu kavramı terk etmeliyiz ya da kullanım alanını yeniden tarif etmeliyiz.
Elbette insan kendini beğenmelidir ve sağlıklı insanlar da beğenir zaten… Elbette hepimiz beğenilmek isteriz, marifet iltifata tabiidir diye boşuna denmemiş. Elbette kendimize güven içinde olmalı, yaptığımız işlerde kendimizi haklı görmeliyiz. Sağlıklı insanların böyle davrandığını, bunun normal bir zihin işleyişi olduğunu gördüğü için William James kendi pragmatizmini bu gerçeğe göre kurmuştur… Elbette bazı insanlar daha karizmatik özelliklere sahiptir ve çevresindeki kişiler ondaki bu özelliği görerek onu liderleştirir, birçok atıf yüklerler. Her toplumsal psikolojide böyle bir işleyiş söz konusudur. Maalesef tamamen sağlıklı ve normal olan bu tutumlar, günümüzde “narsisizm” olarak adlandırılıyor; narsist aşağı narsist yukarı!… Hayır, bunlar doğru değil, psikolojik bilgimiz insan işleyişini iyileştireceğine bu nedenle daha da bozar bir hal gelmiş. Birçok insan haksız yere “narsist” damgası yerken işin kötü yanı gerçek “narsistler” aradan kaçıp kurtuluyor. Adamın/kadının her yerinden narsisizm akıyor; karşısındaki herkese böcek gibi baktığı, yaptığı her işte başkalarından üstün olduğunu sandığı besbelli, çevresindeki kişilere kasıntısından, böbürlenmesinden kan kusturuyor ama o da “narsisizm” hakkında konuşuyor. Kim hangi kavramı ağzına sakız ederse, ona göre youtube videosu doldurursa o kavramdan kurtulduğunu sanıyor. Keşke o kadar kolay olsaydı…
Narsisizmin bir insanın kendisini nasıl gördüğüyle ilgili değil de başkasını nasıl görüp davrandığından hareketle tanımlamalıyız -ki zaten üstatların önerisi de odur. Başkasını eziyet malzemesi, kendisinin şah olduğu satranç tahtasında basit bir piyon olarak görenler, her tavrıyla karşısındaki insanı kölesi gibi davranmaya zorlayanlar, gerçek narsistlerdir. Narsisizmin en yakın düştüğü kişilik bozuklukları paranoid ve psikopatlardır. Aralarında merhametsizliğin ve toplumsal kural ihlallerinin, büyüklenmeciliğini aşikâr etmenin düzeylerine göre farklar vardır. Onlar hep birlikte mazlumların karşısında istismar ve zulüm kutbunu oluştururlar…
Peki, narsisizme böyle baktığımızda da hala günümüzde narsisizm kültürü yayılıyor diyebilir miyiz? Ah tabii ki evet; bir toplum erdem esaslı inşa olmuyorsa her türlü kişilik bozuklukları için mümbit bir araziye sahip demektir… Küçük despotlarla doluyor çevremiz, bastığımız her yerden zifos gibi paranoidler, psikopatlar, fanatikler fışkırıyor görmüyor musunuz? İnsan kardeşleriyle birlikte daha adil bir dünya kurmaya çalışanların sayısı giderek azalıyor; “ben benci kör Şeytan” her yerde borusunu öttürüyor…
- Savaşlar, toplumsal kutuplaşmalar, göçler ve kolektif öfkeler çağında yaşıyoruz. Böyle zamanlarda bireyin ruhu ile toplumun ruhu arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Kalabalıklar insanı büyütür mü, yoksa küçültür mü?
Hatırlarsın, ben günümüzü “teknomedyatik çağ” diye adlandırıyorum. Bir Yunanlı düşünür var Yanis Varoufakis, bir ara benim gibi o da siyasete bulaştı, Maliye Bakanı bile oldu, o da “teknofeodalizm” diyor. Çağımızın egemen düzenini alışıldık kavramlarla açıklamanın artık mümkün olmadığını iddia ediyor. Kârın yerini rantın, piyasanın yerini platformların, vatandaşların yerini ise dijital tebaaların aldığı yeni bir rejimle karşı karşıyayız diyor. Amazon, Google ve Meta gibi teknoloji devlerini sadece şirket değil çağımızın yeni derebeyleri olarak görüyor. Gerçi o daha ekonomi merkezli bir bakışa sahip ama tespitleri, özellikle “derebeyi” kavramı çok önemli. Ben de psikolojiden baktığımda çevremde biraz önce “istismar ve zulüm kutbu” dediğim, değişik kişilik bozukluklarından mürekkep birçok zalim tip görüyorum. Her yerde, her kesimde var bunlardan içimi kaldırıyorlar. Bunların etrafında da çoğu bağımlı ve histrionik özellikler barındırsa da son tahlilde mazlum olan kalabalıklar yer alıyor. Şimdi “kalabalık”tan kastın bu derebeyler etrafında biriken, onlara yapışmaya çalışan insanlar ise, onların işi çok zor çünkü giderek zalimlerin emirlerini yerine getirmeye daha çok istekli hazır asker olmaya doğru gidiyorlar. Onlar bireysel ruhları küçültmekle kalmaz, ağır tahribata uğratırlar. Yok, eğer ne yapacağını bilmeyen, çaresiz, büyük mazlum kitleler ise kastın benim aklımda, umudum da onlarda. Dünyanın henüz var kalan vicdanı onlar… Şüphesiz hepimizin tek tek bireysel ruhlarımız var ve sorgulayan, aklı başında mutedil insanlar artık kendi başlarının çaresine bakmak yerine ruhlarını büyütmek için bu vicdan sahibi mazlumlar kitlesiyle birleşmeliler…
- Bunca hızın, kaybın, belirsizliğin ve yorgunluğun içinde yine de yaşama tutunmak mümkün mü? İnsanı ayakta tutan son şey sizce nedir: anlam mı, ilişki mi, inanç mı, sorumluluk mu?
Çok güzel soru… Şöyle düşünmek lazım: Bunca derdine, mihnetine rağmen insanlar yaşamaya, mücadele etmeye devam edebiliyorsa demek ki tutundukları bir anlam ağı, kendileri için var olmalarını meşrulaştırdıkları bir düşünme ve yaşama biçimi vardır. Ben, zalimin zulmünü, sefihin sefahatini meşrulaştırması dışında -çünkü bunlar, insanlıktan çıkarıcı kalb marazının işaretleridir- tüm bu anlam ağlarına değer veriyor, onları ve işleyişlerini anlamaya çalışıyorum. Baktığımda, toplumları var eden ana gücün de bu anlam ağlarından türemiş ortak değerler ve kültürler olduğunu görüyorum. Zalimler ve sefihler dışındaki hayat mücadelesi sürdürenleri, mazlumlar kutbundaki insan kardeşlerim olarak değerlendiriyorum. Tabii bu noktada şu soru akla geliyor; her insan ve kültür kendi hayata tutunma, düşünme ve yaşama tarzını meşrulaştırıyor hatta en doğru yol olarak haklılaştırıyorsa farklılıkların bir arada yaşaması nasıl mümkün oluyor? Dünyadaki güç mücadelesinin, siyaset ve diplomasinin gerçeklerini parantez içinde tutarsak, burada tüm insanlara hitap eden inançlar, dini gelenekler gündeme geliyor. İnançlar ve dini gelenekler, hayata tutunmanın, anlam vermenin, değer üretmenin de en güçlü kaynağını sunuyor. Daha da önemlisi fanilik bilinciyle ve öte-dünya inancıyla bizi dünya hayatına daha sağlam biçimde tutunmaya, dünya hayatını imtihan olarak görmeye teşvik ediyorlar. Modernlikle birlikte ortaya çıkan, intiharları arttıran anlam krizinin tam da burada modernliğin kendisini geleneğe karşı konumlandırmasında görüyorum.
- Bir yandan küresel bir dünya söylemi var, bir yandan da toplumların kolay kolay silinmeyen ruh halleri, alışkanlıkları ve davranış kalıpları… Sizce modern insan tam da bu iki basınç arasında mı sıkışıyor?
Bir önceki sorunun çok güzel bir devamı oldu bu sorun Gökhan kardeşim. Konumuz bağlamında modernlik -ki o da evrensellik iddiasındadır ve küreselleşme bu iddiasındaki başarının işaretidir- ve tüm insanlığa hitap eden yani evrensellik iddiası taşıyan inançlar arasındaki gerilimi anlatmaya çalışmıştım. Sen şimdi haklı olarak konunun bir başka boyutunu gündeme getiriyorsun. Zira bir yandan küreselleşme, evrensellik iddiasındaki inançları ve yerel kültürleri tehdit ederken bir yandan da oralardan tepki görüyor, ister istemez bir direnç ortaya çıkıyor. Yakın zamanlara kadar manzara böyle iken Filistin ve Gazze soykırımı merkezli yeni bir gelişme oldu. Siyonist-Evanjelist ittifakının saldırılarıyla adeta modern bir Haçlı Seferi gündeme geldi. Modern Haçlı Seferinin önceliklerden farkı, fanatik Musevileri de içine alması… Bu yaşanan saldırı, vahşet ve zulüm, modernliğin kendi içinde de yarılmalara yol açıyor, sözünü ettiğin küresel ve yerel arasındaki gerilimin basıncından ayrı olarak çok daha büyük bir karşı enerji biriktiriyor, derin bir fay hattı oluşturuyor. İnşallah buradan insanlık galip çıkar ve modernliğin açmazlarını, yeniden bir arada yaşamanın yollarını birlikte düşünmeye başlayabiliriz.
Kaynak: Muhit Dergisi